Buse Köseer
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. İÇSEL DOĞANIN BASTIRILMIŞ SESİ

İÇSEL DOĞANIN BASTIRILMIŞ SESİ

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ya insan, düşündüğümüz kadar kötü bir varlık değilse? Ya insanın içindeki yıkıcılık, gaddarlık, kin, nefret ve hoyratlık; onun temel doğasından değil de, engellenmiş ihtiyaçlarından doğuyorsa? Çünkü insana baktığımızda çoğu zaman davranışın en sert hâlini görürüz. Öfkesini görürüz, kırdığı yeri görürüz, sustuğu ya da saldırdığı anı görürüz. Fakat o davranışın arkasında neyin engellendiğini, hangi ihtiyacın karşılanmadığını, hangi duygunun yıllarca bastırıldığını çoğu zaman sormayız. Oysa insanın içsel doğasında yalnızca karanlık yoktur. Yaşamak ister insan. Güvende olmak ister. Ait olmak, sevilmek, şefkat görmek, saygı duymak ve saygı görmek ister. Kendi yeteneğini açığa çıkarmak, kendi yaşamını yönetebilmek, kendini gerçekleştirmek ister. Bunlar ilk bakışta kötü değil; nötr, hatta çoğu zaman yapıcı eğilimlerdir.

Danışanım ilkokul öğrencisi Ozan. Evde sürekli susturulmuş, okulda sürekli küçümsenmiş, başarısızlığı kişiliğine yapıştırılmış. Bir gün sınıfta öfkeyle arkadaşının defterini yırtmış. Bu tavrından ona yalnızca “kötü çocuk” dersek, eksik bakmış oluruz. Çünkü belki de o öfke, doğuştan gelen bir kötülüğün değil; uzun süre engellenmiş bir saygı ihtiyacının, görülme arzusunun, ait olamama acısının dışa vurumudur. Bu, davranışı masumlaştırmaz elbette. Ama insanı anlamanın yolu, yalnızca sonuca bakmak değildir. Bazen kötülük dediğimiz şey, insanın içindeki temel ihtiyaçların engellenmesine verilen sert ve çarpık bir yanıttır.

Burada Abraham Maslow’un insan doğasına dair yaklaşımı önemli bir yerde durur. Maslow, insanın yalnızca eksiklikleriyle, hastalıklarıyla ya da karanlık dürtüleriyle açıklanamayacağını söylerken aslında psikolojinin yönünü de genişletir. Freud bize insan ruhunun çatışmalarını, bastırılmış taraflarını, hastalıklı yanlarını gösterdi. Fakat insanı yalnızca hastalık üzerinden anlamak da yeterli değildir. Çünkü insanın içinde yalnızca tedavi edilmesi gereken sorunlar değil; keşfedilmesi gereken bir içsel doğa, açığa çıkarılması gereken bir kapasite, bastırıldığında acıya dönüşen bir yaşama çağrısı vardır. Şu soru haznemizdeki önemini kazanıyor; İnsan hastalıktan nasıl kurtulur değil; insan nasıl daha sağlıklı, daha üretken, daha dürüst, daha kendisi olabilir?

İnsanın içsel doğası dışarıdan icat edilen bir şey değildir. O, daha çok keşfedilmesi gereken bir hakikattir. Her bireyin kendine özgü bir özü vardır; ama aynı zamanda tüm insanlıkla ortak taşıdığı ihtiyaçları, duyguları, yönelimleri de vardır. Bu nedenle insan hem tekildir hem de insanlık ailesinin bir üyesidir. Kendine özgüdür; ama bütünüyle kopuk değildir. Onun içinde yalnızca kişisel bir hikâye değil, insana ait ortak bir arayış da yaşar: güvenlik, sevgi, saygı, anlam, gelişim, bütünlük.

Fakat bu içsel doğa sanıldığı kadar güçlü değildir. Hatta tam tersine, insanın trajedisi biraz da burada başlar. Hayvanların içgüdüleri daha kesin, daha egemen, daha doğrudan işlerken; insanın içsel doğası daha zayıf, daha incinebilir, daha kolay bastırılabilir. İnsan alışkanlıklara boyun eğer. Kültürel baskıya uyum sağlar. Olumsuz tavırların, küçümseyici bakışların, cezalandırıcı ailelerin, susmayı erdem sanan çevrelerin içinde kendi doğasını yavaş yavaş geriye çeker. Bu yüzden insan çoğu zaman kendini gerçekleştirmeye yalnızca dışarıdan engellenmez; bir süre sonra içten içe kendisi de direnir. Çünkü uzun süre bastırılan insan, sonunda kendi ışığından bile çekinmeye başlar.

Nazlı 16 yaşında bir genç kız. Müzikle ilgilenmek istiyor, ama ailesi bunu “boş iş” sayıyor. Yazmak istiyor, ama çevresi “bundan hayat kurulmaz” diyor. Kendi yolunu seçmek istiyor, ama her seçiminde suçlulukla terbiye ediliyor. Yıllar sonra güvenli ama ruhsuz bir hayatın içinde otururken hissettiği şey yalnızca mutsuzluk olmayacak; kendi doğasına karşı işlenmiş sessiz bir suçun ağırlığı olacak. Çünkü insan, yapabileceği hâlde yapmadığı, söyleyebileceği hâlde sustuğu, olabileceği hâlde olmaktan vazgeçtiği her yerde kendinden biraz eksilir.

İnsanı korumak adına onu her acıdan uzak tutmak, her engellenmeden sakınmak, her çatışmadan kaçırmak da gelişimi durdurur. Çünkü insan, yalnızca rahatlık içinde kendini tanımaz. Bazen direnerek, bazen kaybederek, bazen erteleyerek, bazen korkusuna rağmen yürüyerek kendi gücünü fark eder. Utkular kazanmayan, direnmeyen, üstesinden gelmeyen insan; bir gün gerçekten üstesinden gelebileceğine inanmakta zorlanır. Özsaygı yalnızca sevilmekle değil, insanın kendi kapasitesine tanıklık etmesiyle oluşur.

Bir çocuğun hiç düşmesine izin vermeyen anne baba, belki onu yaralanmaktan koruduğunu sanır; ama bazen onun kendi dengesini bulma ihtimalini de elinden alır. Bir genç, her zorlandığında arkasından biri toparlıyorsa, kendi gücünü nereden bilecektir? Bir yetişkin, her çatışmadan kaçtığında, her acıyı bastırdığında, her engellenmeyi dünyanın sonu sandığında; aslında yalnızca huzurunu değil, dayanıklılığını da kaybeder. Çünkü insanın kendine güveni, yalnızca başkalarının “sen yaparsın” demesiyle oluşmaz. İnsan, en çok yaptığı şeyi hatırlar. Dayandığı yeri, sustuğu hâlde susmaması gerektiğini fark ettiği anı, korktuğu hâlde yürüdüğü yolu, kaybettiği hâlde yeniden başladığı günü… Bunların hepsi içsel bir kayıt gibi özsaygının hanesine yazılır.

Bu yüzden bazı acılar yalnızca yıkmaz; insanın içinde saklı duran kapasiteyi de görünür kılar. Elbette acıyı kutsamak değil bu. İnsanın yarasını romantikleştirmek hiç değil. Ama her sıkıntıyı ortadan kaldırılması gereken bir hastalık belirtisi gibi görmek de eksik bir bakıştır. Çünkü gelişim çoğu zaman konforun değil, sınırın olduğu yerde başlar. İnsan, neyi taşıyabildiğini ancak taşımak zorunda kaldığında; neyi erteleyebildiğini ancak hemen sahip olamadığında; ne kadar cesur olabileceğini ancak korkusuyla karşılaştığında anlar. Çünkü insanın özgürlüğü, her istediğini hemen yapabilmesi değildir yalnızca. Bazen özgürlük, kendi içindeki dağınıklığa hükmedebilmesidir. Kendi korkusunu yenebilmesi, kendi tembelliğini aşabilmesi, kendi kolayına kaçma isteğiyle yüzleşebilmesidir.

Bu noktada Nietzsche’nin “Bizi öldürmeyen şey güçlendirir” sözü sıkça hatırlanır; fakat bu söz çoğu zaman eksik anlaşılır. Her acı insanı güçlendirmez. Bazı acılar insanı kırar, dağıtır, içinden uzun süre toparlanamayacağı parçalar koparır. Ama insan, anlamlandırabildiği; içinden bir bilinç, bir yön, bir dönüşüm çıkarabildiği acılardan güçlenerek geçebilir. Yani insanı büyüten şey yalnızca acının kendisi değil; acıyla kurduğu ilişkidir. Acı, insanı ya kendi içine hapseder ya da kendi hakikatine yaklaştırır. Aradaki farkı belirleyen şey, çoğu zaman insanın o acıyı nasıl taşıdığıdır.

Bir kadın hayatı boyunca başkalarının onayına göre yaşamış. Seçimlerinde hep “kim ne der?” sorusu önde olmuş. Bir gün, artık istemediği bir hayatın içinde nefes alamadığını fark ediyor. Bu fark ediş ona huzur getirmiyor önce; aksine suçluluk, kaygı, korku ve utanç getiriyor. Çünkü insan kendine yaklaşırken de acı çekebilir. Kendi gerçeğini kabul etmek, bazen yıllarca inşa ettiği sahte düzenin yıkılması anlamına gelir. Ama o yıkımın içinden daha dürüst bir benlik çıkacaksa, o acı yalnızca yıkıcı değildir; aynı zamanda dönüştürücüdür.

Burada en önemli ayrım her huzursuzluk hastalık değildir. Her suçluluk duygusu yok edilmesi gereken bir belirti değildir. Her kaygı, insanın bozulduğunu göstermez. Bazen suçluluk, insanın kendi doğasına ihanet ettiğini fark etmesidir. Bazen kaygı, daha doğru bir hayata geçmenin eşiğinde duyulan sarsıntıdır. Bazen utanç, insanın kendi değerleriyle çeliştiği yeri görmesidir. Elbette bu duygular insanın yaşamını bütünüyle ele geçirip onu işlevsiz hâle getirdiğinde iyileştirilmesi gerekir. Ama her ruhsal acıyı hemen susturulması gereken bir arıza gibi görmek, insanın içsel gelişimindeki uyarıcı işaretleri de yok saymaktır.

İÇSEL DOĞANIN BASTIRILMIŞ SESİ
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!