Kendini bir yere ait hissedebilenler veya hissedemeyenler…Ruhunuzun çiçek açtığı bir bahçe var mı? Beslendiği, büyüdüğü ve köklendiği yer neresi? Beklentileriniz hangi şehrin yağmurunda yeşerdi? Ya da ait olduğunuz hiçbir yer olmadığı için, gezdiğiniz her yer de bir parçanız varmış gibi mi hissediyorsunuz? Tıpkı köklenebilenler gibi köklenemeyenler de aynı dünyanın gerçekliğiyle yüzleşiyor aslında…Bu en büyük yaşam sevinci…İnsan köklense de köklenmese de yaşayıp gidebildiği kadar kendini rahat bıraktığında; aslında tutunduğu eşyaların, insanların, şehirlerin, evlerin ve dahi odaların hem kendine ait olduğunu hem de hiç olmadığını anlayabiliyor.
Bazı insanlar eşya, bazı insanlar anı, bazılarıysa para biriktirerek, belki de köklenmeye çalışıyor. Bazıları da eşyaları, anıları ve parayı çabucak tüketerek, köklenmeyi içten içe reddedebiliyor. O yüzden ruhun aynası dışarıdaki yaşam oluyor belli bir zaman geçirdikten sonra dünyada. Yetişkinlik aslında bu iki uçtan bir yere daha fazla yakın hissetmek belki de…Evlilik, çocuk doğurmak ve büyütmek, uzun yıllar aynı iş yerinde çalışıp oradan emekli olmak, aynı şehirde ömrünü geçirip, belki de yaşanılan mahallenin konfor alanından çıkamamak, aynı şehirde, bölgede, binada birden fazla ev alıp, çocuklar torunlar kendi hayatını yaşasa bile birlikte bir düzenin içinde yaşamak…Böyle böyle köklenip, ruhun bir yere ait olma belki de güvenli bağlardan uzaklaşamama hissini yaşama isteği, bazı insanların hayatını yönlendiriyor.
Korkmadan şehir değiştirenler, hiç evlenmeden, hayatına giren hiçbir partnerine tam olarak bağlanamayanlar, kazandığı paranın tamamını yeme-içme, gezmeye harcayarak, geride kalanları umursamadan kendi hayatını belki de tek başına geçirmeyi amaçlayıp, bunu da başaranlar…Konfor alanından çıkıp, ani bir kararla farklı bir şehir veya ülkede korkusuzca yaşayabileceklerine inananlar…Yaşanılan travmatik durumlarla bağlanmayı kendilerine zul görerek, hayatını dengede tutmaya çalışanlar…
İnsan köklendiğinde belki kendini dünyaya daha fazla ait hissediyor…Ya da tam tersi köklenmediğimizde dünya sanki kocaman bir pastaymış da biz her yerinden bir ısırık aldığımızda buranın keyfini daha fazla çıkarıyormuş gibi hissedebiliyoruz…Bazen de mesele, köklenmekle devamlı göç etmek arasında gidip gelmek olmuyor zaten…Burası bir yol ayrımı değil…İnsan kendine ait bir dünya çizerken; kaplumbağa gibi evini sırtına alıp sürekli yola çıkmaya mı, yoksa gittiği en kısa seyahatlerde bile ufacık bir hotel odasını kendine yuva yapmaya mı içi gidiyor? Yol aslında tam da burada insana göz kırpıyor. Belki de bu iki uç, birbirinin hiçbir zaman zıttı olmuyor.