Şiirlere konu olup, hakkında romanlar yazılan ve şarkılar bestelenen aşk, her dönem olduğu gibi liselilerin de hayatınınodağında hep var olan bir duygudur.
Ergenlik, insan ruhunun içindeki odaların ilk kez kilitlerinin açıldığı bir ev gibidir. Koridorlar dar, ışıklar titrek, duygular ise yankılıdır. Liseli aşk bu evde yakılan ilk mumdur, küçük ama bütün karanlığı değiştirmeye yetecek kadar parlak. Bir bakış, bir teneffüs, bir isim… Hepsi kalbin duvarlarına ilk defa yazılan grafitiler gibi silinmez görünür.
Bu yaşta kalp, zamanı yetişkinlerden farklı ölçer. Bir gün bir hafta kadar uzun, bir mesaj bir mevsim kadar beklenir. Saatler ders zilinin içinde sıkışırken, kalp başka bir takvim kullanır. Sevilen kişinin sınıfa girdiği an, evrenin merkezine bir kapı açılır; geri kalan her şey sessizleşir. Dünya küçülür, iki göz bebeği kadar kalır.
Beyin henüz tamamlanmamış bir senfoni gibidir. Yaylılar çalmaya hazırdır ama şef henüz sahneye çıkmamıştır. Mantık arkada beklerken duygular orkestrayı ele geçirir. Bu yüzden liseli aşk mantıksız değil, mantığın henüz gelmediği bir sahnedir. Hisler prova yapmaz, doğrudan sahneye çıkar.
Bu aşk aynı zamanda bir aynadır. İnsan sevdiği kişide kendini arar, hatta çoğu zaman kendini ilk kez onun gözlerinde görür. “Seviliyor olmak” yalnızca bir duygu değil, bir kimliktir. Birinin seni seçmesi, varlığının altını çizer, sanki adın ilk kez kalın harflerle yazılmıştır.
Mesaj bildirimleri küçük yıldız patlamalarıdır. Telefon ekranı bir gökyüzüne dönüşür. Beklemek, insanın sabrını değil, hayal gücünü büyütür. Çünkü liseli aşkın yarısı yaşanır, yarısı hayal edilir. Ve hayal edilen kısım her zaman daha parlaktır.
Kıskançlık bu çağın gölgesidir. Sevilen kişinin başkasıyla gülmesi, içte sessiz bir deprem yaratır. Çünkü bu yaşta sevgi, paylaşılabilen bir şey değil, korunması gereken bir sır gibidir. Kalp henüz “yer açmayı” öğrenmemiştir, sadece “yer tutmayı” bilir.
Ayrılık ise ilk defa duyulan bir boşluk sesidir. Bir şarkının aniden durması gibi. Aynı koridorlar, aynı sınıf, aynı şehir… ama renkler sanki birkaç ton solmuştur. İnsan ilk kez yokluğun da bir varlık olduğunu keşfeder. Kalp, eksilmeyi öğrenir.
Zaman geçtikçe bu aşkın kendisi değil, yankısı kalır. Bir defterin arasına konmuş kurumuş çiçek gibi, kokusu gitmiş olsa da anlamı kalır. Yıllar sonra bile hatırlanınca gülümseten bir sızı bırakır. Çünkü ilk duygular, zihnin en derin çekmecesine konur.
Liseli aşkın en büyük sırrı şudur ki, sonsuz sürmesi için değil, insanı büyütmesi için vardır. Kalp o yaşta kırılmayı öğrenir ki ileride sevmeyi bilsin. Ve insan bir gün geriye dönüp baktığında, o ilk mumun aslında bütün yolunu aydınlattığını fark eder.