Bugün hangi parçanı geride bıraktın?
Kalbin neden hep başka bir yerde atıyor?
Bir başkasının acısına değmeden, insan gerçekten tamamlanabilir mi?
İnsanlık tarihi, yüzyıllardır dinmeyen bir telaşın omuzlarında taşınan büyük bir yorgunluk gibidir. Çağlar değişir, şehirler yıkılır, imparatorluklar kurulur; fakat insanın bir yerlere yetişme hali hiç değişmez. Sanki her dönem, aceleyle örülmüş yüksek bir duvara yeni bir taş daha ekler. Antik Roma’nın kalabalığında, insanların birbirlerinin sesini bastırmak için daha yüksek sesle konuştuğu o görkemli forumlarda, bütün gürültünün arasından yükselen sakin bir ses vardı: Seneca. Filozof, yazar, devletin karmaşık işlerinin içinde yaşayan bir adamdı; fakat bütün unvanlarından önce, insanın kendi içinde susturduğu sesi dinlemeyi bilen biriydi. Meydanlarda insanlar zamanla yarışıyor, işleri çoğaldıkça yaşadıklarını sanıyor, fakat farkına varmadan kendi ruhlarından uzaklaşıyorlardı. Seneca, bu bitmeyen koşuşturmanın ortasında durup insanlığa belki de en ağır sorulardan birini sormuştu: “Meşguliyet, üretmek midir yoksa yaşamı kaçıran bir yanılsama mı?” Aradan geçen onca yüzyıla rağmen aynı soru bugün de kulağımızın kıyısında çınlamıyor mu? Takvimlerimiz dolu, telefonlarımız susmuyor, yapılacak işlerimiz hiç bitmiyor; fakat bütün bunların arasında hayat, sessizce yanımızdan geçip gidiyor. Belki de önce durmalı, kalabalığın içinden kendine doğru dönmeli ve kimsenin yerine cevaplayamayacağı o soruyu sormalısın: Bugün hangi anı kaçırdın?
İstanbul’un eski sokaklarında yürürken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bakışı gelir aklıma. Tramvay sesleri, saatlerin tıkırtısı… İnsanların birbirine dokunamayan yalnızlığını fark etmişti. O kalabalığın içinde herkes kendi telaşıyla meşgul, birbirine yetişmeye çalışıyor; ama ruhun derinliklerinde yalnız yüzler var. Yalnız yüzleri gördükçe, Tanpınar der ki: “İçimizdeki saatler bazen gerçek zamanla uyumlu değildir; yetişmeye çalıştıkça kayboluruz.” Sanki insan ne kadar koşarsa koşsun, zamanın hızına kapıldıkça kendi ruhunu dinlemeyi unutuyor ve farkında olmadan eksik bir parçayı geride bırakıyor. Modern hayatın bu ritmi, tıpkı Phaeton’un güneş arabasını sürerken kaybettiği kontrol gibi, insanın kendi sınırlarını görmeden ilerlemesine benziyor.
Öte yandan Mehmet Akif Ersoy, Anadolu’yu dolaşırken gördüğü yoksulluk ve çaresizlikle sınanmıştı. Hasta bir çocuğa yardım etmeye çalışan bir anneye şahit olmuş, gözlemlerini ruhun göremediğini fark ederek dile getirmişti: “Gözler görür, fakat ruh bakmayı öğrenmelidir; yoksa insan hep eksik kalır.” O an, bireysel eksikliklerle toplumsal sorumluluğun arasındaki sessiz uçurumunu daha net gördü. Bizlere, koşuşturmanın ve meşguliyetin içinde birbirimizin hayatına dokunmayı unutmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Akif’in bu gözlemi, insanın ruhsal boşluğunu ve toplumsal yükümlülüklerini birbirine bağlayan güçlü bir uyarıdır aslında.
Yüzyıllar geçti. Saatler biçim değiştirdi, takvimler inceldi. Teknoloji, zamanı avuçlarımızın içine sığdırdı. Günler daha hızlı akmaya, mesafeler kısalmaya, işler çoğalmaya başladı. Fakat içimizdeki o tanıdık boşluk, yıllardır oturduğu köşeden hiç kalkmadı. Biz ise onu görmemek istercesine koşmayı sürdürdük. Bazen bir trene, bazen daha yüksek bir makama, bazen başkalarının gözündeki başarıya, bazen de gerçekte hiçbir zaman var olmamış o “yetişme” duygusunun peşine düştük.
Bir sabah metrosuna bindiğinde, kalbiyle bakan biri için manzara bambaşkadır. Yüzlerce insan aynı vagona doluşur; adımlar aceleci, bakışlar yorgun ve donuktur. Ama biraz durup dikkat etsen, görünmez hikayeler yankılanmaya başlar. Köşede, yıpranmış gitarıyla okul harcını çıkarmaya çalışan bir genç vardır; tellerden dökülen ezgiler, gürültünün içinde kaybolsa da umutla yolunu arar. Birkaç adım ötede, hasta oğluna yardım toplayan bir anne, kalabalığın dalgaları arasında savrulur; uzattığı el, boşluğa düşen bir çığlık gibi geri döner. Bir işçi, yorgunluğunu sırtında değil, göz kapaklarında taşır; uykuya yenik düşen başı, kimsenin dönüp bakmadığı bir sessiz ağırlık gibi sallanır. Yaşlı bir adam, boş bir koltukta oturmuş, hatırladığı günleri gözlerinde canlandırır; anılar ve kayıplar, sessiz bir matem gibi omuzlarına çöker. Bütün bu hayatlar aynı vagonda yan yana sürüklenir. Fakat kimse birbirinin gözlerine bakmaz. Aynı yolun yolcusuyuz, ama ruhlarımız birbirine değmeden, kendi eksikliğimizle savrulup gider. Oysa her gün birbirimizin enerji alanına giriyoruz; omuzlarımız değiyor, nefeslerimiz kesişiyor, ama ruhlarımız birbirine dokunmuyor.
Dünya, birbirine açılan sayısız odası olan kocaman bir ev gibidir. Bir odasında bir çocuk, annesinin kahkahaları arasında oyun oynar; oyuncaklarını yere dizer, her sevincinde dönüp onun yüzüne bakar. Yan odada başka bir çocuk, aynı oyunu annesiz tamamlamaya çalışır. Eksik kalan her hareketinde, kimsenin dolduramayacağı bir boşluk vardır. Bir odada sıcak sofralar kurulur. Tabaklardan buhar yükselir, insanlar şükürle yemeğe uzanır, evin içine huzurlu sesler yayılır. Hemen yan taraftaki odada ise açlık, görünmeyen bir yangın gibi bir bedenin içini kavurur. Orada sessizlik vardır; çünkü bazı acılar, anlatılacak gücü bile insandan alır. Adaletsizlik bazen tam da böylesine çıplaktır: Odalar yan yanadır, duvarlar incedir; fakat hiçbiri diğerinin acısına kulak vermez. Biz kendi odamızda huzurla oturur, ışığı yakar, kapıyı kapatırız. Diğer odalardaki karanlığın bize hiç ulaşmayacağını sanırız. Ta ki bir gün, elimizden sessizce kayıp giden bir sevgiliye, bir dostun beklenmedik vedasına ya da bir annenin yokluğuna uyanana kadar…
İşte o zaman, varlığını sıradan sandığımız insanların aslında hayatımızın en büyük zenginliği olduğunu anlarız. Birlikte içilen bir kahvenin, yarım kalmış bir sohbetin, aynı evde duyulan bir sesin değerini çoğu zaman ancak eksildiğinde fark ederiz. Sevdiklerimizle yan yana olmanın kıymetini, ne yazık ki çoğu kez yan yana kalacak zamanımız azaldığında öğreniriz.Ve bütün bu yoksunluğun, telaşın, gecikmiş fark edişlerin ortasında kalpler belki de tek bir soruya yönelir: Hayata yetişmeye çalışırken, birbirimize; en başında da kendimize gerçekten yetişebiliyor muyuz?
Her sabah, hayat telaşındaki bir topluluk, yetişememişlerin ve ekranlara kilitlenmişlerin gölgesinde, hayatın nehrine süzülüyor. Dünya, bedenleri yolculuğa devam etse de ruhun her kıpırtısında içindeki boşluğu pusuda bekleyen bir girdap gibi çeken hayatlarla dolu. Tüm bu koşturmanın ortasında ruhumuzu beslemeyi unuttuğumuzu fark etmiyoruz. İçimizdeki akıntı, rüzgârın dokunuşuyla yavaş yavaş çekiliyor, geriye sadece sessizlik kalıyor.
William James, insan psikolojisi üzerine düşünürken şöyle söyler; “İnsan, dikkati nereye verir, yaşam da orada şekillenir.” Tarih boyunca büyük düşünürler, meşguliyetin insanı nasıl kendi özünden uzaklaştırdığını defalarca gözler önüne serdi. Belki de tek yapmamız gereken, gözlerimizi ve kalplerimizi birbirimize açmak, durup bir nefes almak ve yaşadığımız anın farkına varmaktır.
Peki, sen kendi hayatında hangi anları kaçırıyorsun?
Kimlerin gözlerine dokunmayı ihmal ettin?
Yarın hangi insanlara gerçekten dokunabileceksin?
En önemlisi, ruhunu doyuracak anı, sevgiyi ve zamanı ertelemeyi artık bırakabilecek misin?