Bugün sokaklar bayraklarla dolu, okullarda şiirler okunuyor. Cumhuriyet Bayramı’nı çoğumuz böyle hatırlıyoruz: törenler, resmî geçitler, alkışlar. Ama bir ülkenin cumhuriyetini ilan etmesi, aynı gün o ülkedeki yoksul bir çocuğun karnının doyması anlamına gelmiyor. Cumhuriyet ilan edilebiliyor, fakat onu yaşatan şey, ertesi sabah o çocuğa kimin baktığı. Ben de bu bayramda, sosyal hizmetin bu hikâyenin neresinde durduğunu yazmak istedim.
Ülkenin içinde bulunduğu hâli hatırlamak gerekiyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde arkada yıllarca süren savaşlar vardı. Babası cephede kalan, annesi evin geçimini tek başına çekmeye çalışan çocuklar vardı. İşte sosyal hizmet dediğimiz alanın Türkiye’deki hikâyesi, aslında bu çocuklara kimin bakacağı sorusuna verilen cevapların hikâyesi.
Bu cevabın ilk büyük halkalarından biri Himaye-i Etfal Cemiyeti oldu. Cemiyetin kökeni, Balkanlardan gelen yetimlere yardım için 1913’te Kırklareli’nde kurulan yerel bir girişime dayanıyor, İstanbul’daki resmî kuruluşu ise 1917’ye ait. Ankara’da TBMM hükümeti 1921’de aynı adla bir cemiyet kurdu ve bunun himayesini Mustafa Kemal Paşa üstlendi. Nizamnamesine göre amaç, şehit ve harp malulü ailelerin çocuklarına bakmaktı. Yurtlar, sağlık hizmetleri, süt damlaları, bakımevleri ve eğitim faaliyetleri bu çerçevede yürütüldü. Cumhuriyet ilan edildikten sonra, 1923’te İstanbul merkeziyle birleşen cemiyet Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti adını aldı.
Bunu önemli buluyorum çünkü burada bir şey dikkatimi çekiyor. Korunmaya muhtaç çocuk, o dönemde bir ailenin ya da tek tek hayırseverlerin değil, kurumsal bir yapının da sorumluluğu olarak görülmeye başlanmış. Elbette dönemin imkânları bugünle kıyaslanamaz ve o yıllara dair her ayrıntıyı bildiğimi söyleyemem. Ama temel anlayışın, yani devletin ve toplumun korunmaya muhtaç çocuğa birlikte sahip çıkması gerektiği fikrinin, bugün sosyal hizmet dediğimiz alanın da çıkış noktalarından biri olduğunu düşünüyorum.
Sonraki yıllarda bu yapı kurumsallaştı. 1935’te cemiyetin adı Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirildi ve kurum yıllar içinde yurtlar ile meslek okulları açtı. Kurumun önce gönüllülükle çalıştığını, sonradan ücretli personel istihdam etmeye başladığını okudum. Bence bu geçiş, yardımın iyi niyetten kalıcı bir hizmet düzenine dönüşmesinin önemli adımlarından biriydi. Çünkü bir çocuğa bir kez yardım etmek ile o çocuğun yıllarca korunmasını güvence altına almak çok farklı şeyler.
Sosyal hizmetin bir meslek olarak ortaya çıkması ise biraz daha geç, ama en az o kadar önemli. 1961’de Sosyal Hizmetler Akademisi kuruldu, ilerleyen yıllarda yüksekokula ve fakülteye dönüştü. 1963’te Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü çalışmaya başladı. Böylece iyi niyetle yapılan işin yanına, bu işi bilimsel bir eğitimle yapan uzmanlar da eklenmiş oldu. Bugün sosyal hizmet bölümünde okuyan bir öğrencinin aldığı eğitimin kökeni, aslında o yıllarda atılan bu adımlara uzanıyor.
1983’te Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu ve farklı yapılar altında yürütülen hizmetler tek çatıda toplandı. Sonraki yıllarda kurumsal yapı birkaç kez değişti. 2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kuruldu, 2018’de çalışma alanıyla birleştirildi, 2021’de ise Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ayrı bir bakanlık olarak yeniden yapılandırıldı. İsimlerin ve kurumların bu kadar değişmesi, bana göre bu alanın hâlâ gelişmekte olduğunu gösteriyor.
Peki bunları bugün, bir bayram gününde neden yazıyorum? Çünkü cumhuriyet kelimesinin bana düşündürdüğü şey sadece bir yönetim biçimi değil. Cumhuriyet, aynı zamanda eşit vatandaşlık fikri demek. Bu fikrin kâğıttan çıkıp gerçek hayata girebilmesi için bir sağlık görevlisinin, bir öğretmenin, bir sosyal hizmet uzmanının sahaya gitmesi gerekiyor. Bir ailenin evine giren sosyal hizmet uzmanı, farkında olmasa da bu fikrin gerçek hayattaki karşılığını sağlamaya çalışıyor.
Bugün bu mesleği yapan ya da yapmak üzere yola çıkan arkadaşlarım adına şunu söylemek isterim: Bu iş çoğu zaman dosyalardan, uzun mesailerden ve görünmeyen emekten oluşuyor. Alkış almıyor, geçit töreninde yer almıyor. Ama bir çocuğun okula dönmesi, yaşlı bir insanın bakım bulması, bir kadının güvenli bir yere ulaşması gibi sonuçlar, bayram coşkusunun karşılığını gerçekten dolduran şeyler. Cumhuriyet’i sadece kutlamakla yetinmeyip yaşatan da onlar diye düşünüyorum.
Bu bayramda bayrağımızı asarken, şiirimizi okurken bir de şunu hatırlayalım: Cumhuriyet, her sabah birilerinin bir başkasına el uzatmasıyla yaşıyor. Biz bunu sosyal hizmet diyoruz. İyi bayramlar.
Ilgın Öztürk
çok doğru bir konu yerinde bir anlatım
Çok teşekkür ederimmm böyle düşünmeniz beni çok mutlu etti