Güneşin doğuşuyla kurulan, akrep ve kovanın tıkırtılarıyla dilimlenen zaman, yalnızca toprağın üstündekiler için kurulmuş bir tuzaktır. Hayat, saniyelerin kırbaçladığı, dakikaların tüketildiği bir koşu bandıyken, toprağın altına sızan fısıltılar bambaşka bir hakikati muştular: Ölülerin saati yoktur.
Ölüler, ne bir sabaha uyanır ne de bir akşamın kızıllığında ertelenmiş düşlerin hesabını tutar. İnsan hayatı zamana çakılı bir kadranken, ölüm zamanın bileğini kıran amansız bir özgürlüktür.
Yeryüzünde zaman, adımlarımızı sayan bir cellattır, ölülere ise yalnızca sonsuzluğun duruluğu kalır. Bir mezar taşının üzerindeki iki tarih arasındaki o ince çizgi, zamana verilmiş son haraçtır. Çizginin ötesine geçildiğinde, saniyeler kurur, yelkovan paslanır ve günün ortasına çöken gölgeler silinip gider.
Orada ne gecenin karanlığı bir yük gibi çöker omuzlara ne de şafağın söküşü yeni bir telaşın habercisidir. Zaman, yaşayanların tenini çürüten bir asit iken, ölülerin kapısından içeri giremeyen kör bir sarhoştan ibarettir.
Ölüm, zamanın kendi içinde boğulduğu derin bir kuyudur. Yaşayanlar için saatler tik-tak sesiyle atar, her atış, göğüs kafesimize vurulan bir yaşlanma mührüdür. Oysa toprağın altındaki o derin sessizlikte, saatlerin mekanik çarkları birer seraba dönüşür.
Ölüler, vakti gelmemiş vuslatların, gecikmiş itirafların ya da yetişilemeyen trenlerin kahrını çekmezler. Onlar zamandan muaf kılınmış birer sessizlik anıtıdır. Zaman onların etrafında dolanır da bir tek zerrelerine temas edemez.
Bir insanın son nefesini verdiği an, zamanın kumaşındaki o yırtılma anıdır. O yırtıktan içeri süzülen ruh, saatlerin mutlak hükümranlığını geride bırakır. Hayat, bizi dakikalarla ölçen, günlerle yargılayan ve yıllarla tüketen amansız bir mahkemedir. Ölüm ise bu duruşmanın nihai beraatıdır.
Zamanın hükmünün geçmediği bir krallıkta, saatin kaç olduğunun, mevsimlerin hangi yaprağı döktüğünün ne önemi kalır? Ölüler, zamanın nehir gibi aktığı bir dünyada, akar suyun hiç ıslatamadığı o mağrur taşlardır.
Toprağın altında saatler işlemez, çünkü orada unutulmak ve hatırlanmak aynı düzlemdedir. Ne dün vardır orada ne de ertesi günün tekinsiz kaygısı. Hayatın ritmi adımlarımızı hızlandırırken, ölüm bizi evrenin o değişmez, durağan bestesine bağlar.
Bir ölünün saati yoktur, zira o, zamanın akışına direnen değil, zamanı tamamen yutmuş olan sonsuzlukla aynı hizada durandır. Bizler geçmişin yükü ve geleceğin korkusuyla ezilirken, onlar zamanın hiç var olmadığı bir mekânsızlığın huzurunu solurlar.
Eğer ölümün bir saati olsaydı, o saat yalnızca durduğu anı gösterirdi fakat o duruş bir bitiş değil, zamanın kendisini feshetmesidir. Paslı çarkların, kırık zembereklerin eriyip gittiği o soyut coğrafyada, zaman ancak yaşayanların bir vehmidir.
Ölülerin dünyasında ne sabırsız bekleyişler nelerin peşinden koşulan yetişme telaşları vardır. Zamanın tiranlığı, toprağın ilk katmanında son bulur. Toprak, zamanı dışarıda tutan ve içeriye yalnızca ebedi bir şimdiki zamanı kabul eden kutsal bir kalkandır.
İnsan, hayatı boyunca kolunda taşıdığı o küçük metal çemberle kendi hapis takvimini tutar. Oysa mezarların sessizliğinde, zamana dair ne bir iz ne de bir gölge bulunur. Ölüler için bir yüzyıl ile bir an arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de sonsuzluğun o devasa denizinde damla bile olamayan hülyalardır.
Ölüler saatlerin kadranına değil, sonsuzluğun aynasına bakarlar. Ve o aynada görünen tek şey, zamanın efendisi değil, zamansızlığın kendisi olmuş hür ruhlardır.
Gecenin en koyu anında bile saatimizin tik-takları içimizi kemirirken, ölüler toprağın altında o mutlak ve berrak sessizliği dinlerler. Bizim zamanımız kısıtlı bir sermayedir. Her gün harcanır, her saat eksilir. Onların zamanı ise tükenmeyecek kadar büyük, ölçülemeyecek kadar engindir, çünkü hiç var olmamıştır. Zaman ancak değişimin olduğu yerde kural koyar, değişimin bittiği ve özün kaldığı o nihai durakta saatler susar, takvimler yapraklarını dökmeyi reddeder.
Ölülerin saati yoktur demek, sadece bir yokluğu değil, bir var varoluş zirvesini muştulamaktır. Onlar artık zamanın kölesi değil, evrenin o zamansız ritminin birer parçasıdırlar.
Bizler akrep ile kovanın arasında sıkışmış fani gölgelerken, onlar zamanın ötesinde, saatsiz ve takvimsiz bir sonsuzluğun tam kalbinde dinlenmektedirler. Ve bir gün, hayatın o son mekanik tıkırtısı da sustuğunda, biz de saatimizi yeryüzünde bırakıp bu muazzam zamansızlığa adım atacağız.
çok yerinde bir tesbit ve konu tebrikler