İnsanın içindeki o dinmek bilmeyen kusursuzluk arzusu, varoluşun en eski ve en ağır yüklerinden biridir. Ruh, tozlu merdivenlerini tırmandığı hayat sarayında her şeyin kusursuz, pürüzsüz ve lekesiz olmasını diler. Zihin, ulaşılamayacak bir mutlakın peşinde koştukça kendi elleriyle ördüğü görünmez bir zindanın kilitlerini çevirir. Mükemmeli aramak, aslında hayatın doğasında var olan akışı reddetmek ve elindekini hırpalamaktır.
Bu bitmek bilmeyen arayış, modern insanın sırtına vurduğu en ağır, en acımasız ve en görünmez zırhtır. Üstün Dökmen’in vurguladığı gibi, “Eğer sürekli gelişiyorsak, bir önce yaptığımızın kusursuz olması mümkün değildir.” Hayatın özü statik bir heykel gibi donup kalmakta değil; hatalarla, eksiklerle ve törpülenen yanlarla sürekli bir dönüşüm hâlinde akıp gitmektedir.
Kusursuzluk saplantısının altındaki en derin psikolojik tünel ise genellikle başkalarının onayını kazanma ya da eksiklik korkusundan kaçma çabasıdır. Dr. Gülseren Budayıcıoğlu, insan ruhunun bu acılı kıvrımlarını tahlil ederken sıkça vurguladığı üzere, dış dünyada kusursuz bir maske takmaya çalışan birey, aslında içeride kilitli kalmış yaralı çocuğun sesini bastırmaya çalışmaktadır. İnsan, kendi gerçekliğinden kaçtığı oranda mükemmele sığınır; oysa sığındığı o parlak liman ruhu korumak bir yana, yavaş yavaş boğar.
Doğan Cüceloğlu ise içsel yolculuğun ve ahengin önemine işaret ederek şu sarsıcı gerçeği hatırlatır: “Ötekilerini, başkalarını kapsamı alanı dışında bırakmalıyız. Kendi kendimizin rakibi olursak eksiklerimizi görüp gideririz.” Mükemmeliyetçiliğin en büyük yanılgısı, cetveli başkasının eline vermektir. Kendi ölçümüzü başkasının kusursuzluk kriterlerine göre biçtiğimiz an, kendi özgün hikâyemize ihanet etmiş oluruz.
İçimizdeki o hırslı ses, her başarısızlıkta ya da eksiklikte bizi suçlar; oysa ruhun asıl şifası kurgulanmış bir hatasızlıkta değil, o yaralı ve yamalı yerleri şefkatle kucaklamaktadır. Mükemmeli aramak, gökyüzündeki bulutları sabitlemeye çalışmak gibidir; ne kadar çabalarsanız çabalayın, rüzgâr bildiğini okur ve hayat kendi doğal formuna geri döner.
Psikolog Zehra Erol da bu tehlikeli etiketlemenin bireyin gelişimini nasıl baltaladığına dikkat çeker: “Mükemmeliyetçi olduğunu düşünüp bu etiketlemeyle kendi gelişimini sınırlayanları da çok gördüm…” Bu sınır, kişiyi ne yazık ki hata yapma lüksünden mahrum bırakır. Hata yapmaktan korkan bir insan, aslında yaşamaktan da korkuyordur; çünkü tecrübe denilen hazine, ancak göze alınan düşüşlerle ve çizilen dizlerle biriktirilebilir.
Gerçek olgunlaşma, kusursuzluğun zirvesine tırmanmakla değil, uçurumun kenarındaki kırılganlığımızı kabullenmekle başlar. Kusursuz bir hayat tablosu ararken, o tablonun içindeki canlılığı, neşeyi ve spontanlığı öldürürüz. Hayatı yaşanabilir kılan şey, onun o pürüzlü, sürprizlerle dolu ve insana ait olan kusurlu dokusudur.
Yapılması gereken, bitmek bilmeyen o mukayese yarışından inip, kendi topallayan adımlarımızla barışmaktır. Ruh, ancak zırhlarını çıkardığı, o kusursuzluk maskesini yere düşürüp kırılmasına izin verdiği an nefes alır. Hayatın inatçı ve güzel ironisi de burada gizlidir: İnsan, mükemmel olmayı bıraktığı gün gerçekten ve sahici bir şekilde “insan” olur.