İnsan, dünyaya yalnızca yaşamak için mi gelir, yoksa yaşadığı hayatın anlamını aramak için mi ? Belki de insanı diğer canlılardan ayıran asıl özellik, nefes alması değil, aldığı nefesin ne anlama geldiğini merak etmesidir. Çünkü insan, yalnızca önüne konulan yoldan yürüyen bir varlık değildir. Bazen yolun kendisini, bazen yürüyüşünün nedenini, bazen de vardığı yerin gerçekten ulaşmak istediği yer olup olmadığını sorgular. İşte felsefe, tam da bu sorgulamanın başladığı yerde doğar.
Varoluşun o tekinsiz, sisli kıyısında dikildiğinde insan, zihninde yankılanan o ilk ve en kadim çığlıkla yüzleşir: “Neden?” Bu soru, karanlık denizlerde pusulasız kalmış bir geminin, ufukta çakan çaresiz ama arayış dolu ilk deniz feneri gibidir. Felsefe, işte tam da bu karanlığın göbeğinde, kalbimize tutuşturulan kor bir meşale olarak belirir, bizi kendimize ve evrene fırlatılmışlığımızın o soğuk sessizliğinden çekip çıkaracak tek zihinsel patikadır.
Zamanın durmaksızın akan nehrinde sürüklenen insan, gündelik hayatın sıradan kabuğunu kırmadıkça kendi hakikatine uyanamaz. Makinelerin ritmine ayarlanmış saatler, kalıplaşmış roller ve tüketilen arzular arasında ruhumuz giderek saydamlaşır, silikleşir. Felsefe, bu uyuşmuş bilince vurulan şifalı bir balta gibidir, bizi hayatın akışındaki o mekanik uyurgezerlikten uyandırır ve altında ezildiğimiz kanıksanmış gerçekliklerin tozunu havalandırır.
Bir mağaranın derinliklerinde, duvardaki gölgeleri asıl gerçeklik sanan tutsaklar gibiyizdir çoğu zaman. Bize öğretilen doğrular, ezberletilen inançlar ve hazır sunulan dünyalar, gölgelerin dansından ibarettir. Felsefe yapma gereksinimi, yavaşça arkaya dönüp o yakıcı ışığa bakma cesaretinden doğar. Duvardaki yanılsamalardan zincirleri kırarak sıyrılmak ve mağaranın dışındaki o çıplak, yalın güneşe doğru sancılı bir yolculuğa göğüs germektir.
Anlam, hazır bir meyve gibi dalında yetişip kucağımıza düşmez, aksine, zihnin çorak toprağında derin izler açarak kazınması gereken bir kuyudur. Hayatın kaosunda bir miktar düzen, anlamsızlığın derin uçurumunda sağlam bir tutamak aradığımızda felsefe bize hazır cevaplar sunmaz. Bunun yerine, bize soru sorma yetisini verir; çünkü bilgelik, güvenli kıyılarda oturmak değil, soruların fırtınalı denizlerinde yüzmeyi öğrenmektir.
Zihin, felsefi dokunuştan mahrum kaldığında, kendi dar pencerelerinden ibaret bir hapishaneye dönüşür. Oysa kavramların ince işçiliğiyle bilenen bir düşünce, dar kalıpların, önyargıların ve dogmaların sarmaşık gibi sardığı zihin duvarlarını yıkar.
Felsefe, düşüncemize esneklik, bakışımıza derinlik ve ruhumuza geniş bir ufuk katarak, başkalarının ördüğü düşünsel çitlerin ötesinde özgürce nefes almamızı sağlar.
Ahlakın ve adalet ölçülerinin sık sık bulanıklaştığı, iyilik ile kötülüğün iç içe geçtiği o karmaşık dünyada, yolumuzu kaybedecek gibi olduğumuzda felsefe bir kutup yıldızı gibi belirir. Vicdanın sadece ham bir duygu değil, işlenmiş bir bilgelik olması gerektiğini hatırlatır bize. Doğruyu aramak, sadece eylemlerimizin sonucunu değil, o eylemlerin altındaki niyetleri ve insan olmanın getirdiği o ağır sorumluluğu tartabilmektir.
Ölümün ve geçiciliğin gölgesi, her insanın adımlarına eşlik eder. Bize ayrılan bu kısa parantezde, var olmanın o kırılgan güzelliğini ve yokluğun kaçınılmazlığını anlamlandırmak ancak felsefi bir kabullenişle mümkündür.
Felsefe, ölümlülüğün o soğuk nefesini ensesinde hisseden insana, korkmak yerine zamanı ve varlığı kutsamayı öğreten bir içsel dinginlik, bir sığınaktır.
Eğer felsefe olmasaydı, uygarlık dediğimiz o muazzam yapı, temelleri olmayan kilden bir kule gibi ilk rüzgarda yıkılırdı. Sanatın estetik derinliği, bilimin sınırları zorlayan merakı ve siyasetin adalet arayışı, hep felsefenin toprağında kök salmıştır. O, insanlığın ortak hafızasını canlı tutan, çağlar boyunca elden ele aktarılan sönmeyen bir düşünce ateşidir.
Felsefe, uzak diyarların ya da tozlu kitap sayfalarının soyut bir süsü değil, insanın kendi varoluşuna duyduğu o derin, saygın hürmettir.
Hayatı sadece yaşanıp biten bir biyolojik süreç olmaktan çıkarıp, onu sanatsal ve zihinsel bir esere dönüştürmek için felsefe gereklidir. Çünkü sormayan, sorgulamayan ve kendi hakikatinin peşine düşmeyen bir ruh, gökyüzünü hiç görmeden yaşamış bir kuştan farksızdır.