Can Bile Emanetken Bize Ait Ne Var Şu Dünyada?

Gül Akpınar
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
featured

Doğduğumuzdan beri bir şeyleri topluyoruz. Önce aile, sonra isim. Sonra ev, iş, para, unvan, yanımızda yürüyen biri. Ne kadar çok şeyimiz varsa, o kadar güvende hissederiz. Ama düşününce fark ediyorum: Gerçekten bu şeylere sahip miyiz, yoksa sadece bir süreliğine bize bırakılmış emanetler mi?
Toprak, su, ağaç, gökyüzü… Biz yokken de vardı, biz gittiğimizde de olacak. Biz onları kullanırız, değiştiririz, bazen sahipmiş gibi tüketiriz. Doğa bizim malımız değil, yaşamamız için lazım olandır.
Bedenimiz için de durum aynı. Sabah uyanınca her şeyin yerinde olacağını sanıyoruz. Yarın da yürür, yarın da sevdiklerimize sarılırız diye düşünüyoruz. Hayatın yarın da bugünkü gibi devam edeceğini, sanki elimizden alınamayacak bir hakmış gibi düşünüyoruz. Oysa kaybetme ihtimali her an kapıdayken.
Sanırım en büyük yanılgımız, sahip olmak ile hükmetmeyi karıştırmak. Bir eve sahip olmak, sonsuza kadar kalacağımız anlamına gelmez. Birini sevmek, onun üzerinde hak kazandığımız anlamına gelmez. Çocuk doğurmak bile onun hayatının sahibi olmak anlamına gelmez. Sevdiklerimiz yanımızda yürüyebilir, ama bizim yerimize geçemez. Onları korumak isteriz, ama yollarını biz çizemeyiz.
Peki sahiplik nerede biter? Cevap, elimizdekilerden çok onlarla kurduğumuz ilişkilerde olabilir. Bir ev tapusunda mı yoksa içinde biriktirdiğimiz anılarda mı? Bir ömür, kaç yıl sürdüğüyle mi yoksa o yıllara ne kattığımızla mı ölçülür?
Bu sorular kaybın acısını dindirmez. Bağlanırız, çaba gösteririz, kaybettiğimizde ağlarız. Ama bir şeyin geçici olduğunu bilmek onu değersiz yapmaz. Çoğu zaman tam tersidir. Bir daha yaşanmayacağını bildiğimiz vedalar aklımızdan çıkmaz. Sıradan bir günün değerini çoğu zaman o gün geçip gittikten sonra anlarız. Geçicilik, değersizlik değildir.
O zaman geriye ne kalıyor? Bedenimiz, zamanımız, hayatımız bile bizim değilse, bize ait olan ne?
Belki aldığımız kararlar, üstlendiğimiz sorumluluklar, başkalarının hayatına nasıl dokunduğumuz. Elbette bunlar da zamana yenik düşebilir. Yaptığımız iyilik unutulur, bıraktığımız iz silinir. Ama birinin acısını hafiflettiğimiz, haksızlığa karşı durduğumuz, kimse görmezken vicdanımızı dinlediğimiz an… Bu anların anlamı, sonsuza kadar hatırlanmalarına bağlı değildir.
İnsanın gerçek serveti, sahip oldukları değil, yaşarken neyi büyüttüğüdür: merhameti mi, öfkeyi mi? Adaleti mi, çıkarı mı? Başkasının özgürlüğüne duyduğu saygıyı mı, kendi gücünü kullanma arzusunu mu?
Çünkü çoğu şeyi geride bırakabiliriz. Ama seçimlerin sorumluluğunu bırakıp gidemeyiz.
Belki hiçbir şeyin gerçek sahibi değiliz. Ama bu, hiçbir şeyden sorumlu olmadığımız anlamına gelmez. Aksine, tam da bu yüzden daha dikkatli, daha adil, daha merhametli olmamız gerekir. Bize emanet edilene özen göstermek, ona sahipmiş gibi davranmaktan çok daha ağır bir iştir.
Sonunda geriye ne kalacağını bilemeyiz. Hangi sözümüzün birinin hayatında yaşamaya devam edeceğini de bilemeyiz. Ama kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Bir gün buradan giderken, benim sandığım bu dünyada nasıl bir insan oldum?
Çünkü belki de asıl mesele, dünyada neye sahip olduğumuz değil, bize emanet edilen hayatı nasıl yaşadığımızdır.

Can Bile Emanetken Bize Ait Ne Var Şu Dünyada?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Türkiye Aktüel ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!