Herkes kendini tanıdığını sanır. Ne kadar dürüst, ne kadar adalet arar, ne kadar merhamet gösterir, hepsi bilinir.
Ama işin içine kendi çıkarı girince iş değişir.
Adalet demek kolaydır. Ta ki adalet bizim aleyhimize dönünceye kadar. Dürüstlük de aynı. Gerçeği söylemenin bir bedeli olmadığı sürece herkes dürüst olur. Merhamet en kolaydır; merhamet yalnızca haksızlık yapan birine karşı gerektiğinde ortaya çıkar.
İnsan kendini o an tanır.
Doğru bildiği şeyden vazgeçer ama kabul etmek istemez. Bir gerekçe bulur: ‘Zorunda kaldım’, ‘herkes böyle yapıyor’, ‘hayat böyle’ der. Kendi çıkarını korumayı zorunluluk sayar, başkasının hakkını görmezden gelmeyi hayatın gerçeği sanır.
Sonra vicdan susar. En azından bir süre.
Oysa bir kişinin yaptığı yanlış çoğu zaman yalnızca o kişiyle kalmaz. Haksızlığa sessiz kalındığında, çıkar için gerçeği görmezden gelindiğinde, yanlış davranışlar sıradanlaştığında bu herkese dokunur.
İnsanlar zamanla ‘bu doğru mu?’ diye sormayı bırakır. ‘Bu bana ne kazandırır?’ diye düşünmeye başlar.
Belki de gerçek tehlike budur. Yanlış yapılması değil, yanlışın alışılmış olması.
Bir zamanlar rahatsız eden davranışlar sık sık karşımıza çıkınca normalleşir. Herkesin bir gerekçesi vardır. Herkes kendini haklı görür. Ortada artık yanlış yapan kimse kalmamış gibi görünür. Ama haksızlık, onu yapanın kendini haklı görmesiyle ortadan kalkmaz.
Böyle bir yerde adalet konuşulur ama herkes önce kendi hakkını düşünür. Dürüstlük övülür ama gerçeğin bedeli ağır gelince geri çekilir. Merhamet ise başkasının acısı bizleri ilgilendirmiyorsa kolayca unutulur.
Değerler ağızda kalır. Davranışta ise yerini çıkarlar alır.
Sonuç ise: Güven azalır. İnsan sözünün arkasında durmayan birine kolay kolay güvenemez. Herkes ‘bu kişi benden ne ister?’ diye düşünmeye başlarsa, birlikte yaşamak zorlaşır.
Sonra ”kimse kimseye güvenmiyor” diye yakınılır. Oysa güven sadece başkasından beklenen bir şey değildir. Bizim başkalarına nasıl davrandığımız da önemlidir.
Elbette her sessiz kalan insanın vicdanı yok değildir. Bazen insan korkar. Bazen çaresizdir. Bazen sadece kendini korumak zorundadır. Ama gücü yetmediği için susmakla, çıkarı için haksızlığı görmezden gelmek aynı şey değildir.
Peki bu tablo değişebilir mi?
Başkalarının yanlışını görmek kolaydır. Zor olan, aynı gözlüğü kendimize takmaktır. Haksızlık bize fayda sağladığında rahatsız oluyor muyuz yoksa sesimiz mi çıkmıyor?
Cevap her zaman rahat değildir.
İnsan yanılır. Korkar. Bazen yanlışı seçer. Önemli olan hatasını görmezden gelmemesidir. Yanlışını kabul etmek de bir çeşit dürüstlüktür.
Bir toplumun değişmesi ancak böyle başlar. Herkes ”benim yaptığım önemsiz” derse, küçük görünen haksızlıklar büyür. Görmezden gelinen bir hak, söylenmeyen bir gerçek, sessiz kalınan bir haksızlık tek başına hiçbir şeyi değiştirmez. Ama tekrarlandıkça insanların birbirine bakışını değiştirir.
Vicdan sadece başkasının yanlışını görmek için değildir. Kendi yanlışımızı da görebilmek içindir. Ahlak da sadece doğruyu bilmek değildir. Doğru davranmak zor olduğunda hâlâ doğruyu seçmeye çalışmaktır.
Öyleyse insan, inandığı değerlerin sınavından geçmeden kendini tanıyabilir mi?
Bence tanıyamaz.
Nasıl biri olmak istediğini anlatabilir belki. Ama kim olduğunu ancak seçimleri gösterir.
Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda hâlâ adalet, dürüstlük, merhamet yönünde miyiz? Yoksa bu değerler bize yaradığı sürece mi değerli?
Cevabı herkes kendi içinde biliyor aslında.
Ve belki bir gün, kaybettiğimiz güveni yeniden kurmanın, onu kaybetmekten çok daha zor olduğunu anlarız.