Doğallık, insanın üzerine giydiği bir elbise değil, teninin altında sessizce atan bir hakikattir. İnsan bazen dünyanın bakışlarından ürkerek kendi sesinin üzerine başka sesler örter. Daha güçlü, daha kusursuz, daha kabul edilebilir görünmek için içindeki hakikati sessizliğe mahkûm eder.
Bazen de kendisini saklamak için yüzüne başka yüzler geçirir. Bir ortamda daha güçlü görünmek için sesini değiştirir, daha bilgili görünmek için bilmediği şeyleri biliyormuş gibi anlatır, daha mutlu görünmek için içindeki hüznün üzerini gülümsemeyle örter. Oysa insanın en güzel hâli, kendisini anlatmaya çalışmadığı hâlidir. Olduğun gibi görünmek, kusurlarını sergilemekten çok, kendinle arana perde koymamaktır.
Yapmacıklık, ruhun kendi sesini bastırıp başkasının cümlelerini konuşmasıdır. İnsan, beğenilme arzusu büyüdükçe kendi içindeki aynayı başkalarının gözlerine çevirmeye başlar. “Beni nasıl görüyorlar?” sorusu, zamanla “Ben kimim?” sorusunun önüne geçer. Böylece insan, kendisini yaşamaktan çok kendisinin başkalarındaki görüntüsünü yönetmeye uğraşır.
Bir çiçek, güzel görünmek için açmaz; açtığı için güzeldir. Bir nehir, kıvrımlarını saklamaya çalışmadan denize ulaşır. Belki de insanın hakikati de tam burada başlar: Kendini göstermek için değil, kendin olarak var olmak için yaşadığında.
Doğal olmak, her aklına geleni söylemek ya da her duyguyu kontrolsüzce dışarı bırakmak değildir. Doğallık ile ölçüsüzlük arasında ince bir çizgi vardır. Gerçek doğallık, insanın kendisini olduğu gibi kabul etmesinden doğan bir iç huzurdur. Ne olduğundan fazlası görünmeye çalışmak ne de olduğundan daha azını saklamak… Sadece kendi ruhunun ölçüsünde durabilmek.
Bazı insanlar, sevilmek için kendilerini sürekli yeniden biçimlendirirler. Kimin karşısındaysa ona göre başka bir renge bürünürler. Birinin yanında suskun, diğerinin yanında neşeli; bir yerde ağırbaşlı, başka bir yerde bambaşka… Zamanla aynaya baktıklarında hangi yüzün kendilerine ait olduğunu bile unutabilirler. Oysa bukalemun gibi yaşamak, her renge uyum sağlamak değildir yalnızca, kendi rengini kaybetme tehlikesidir.
İnsan, herkese benzeyerek kabul görebilir ama sonunda kendisine yabancılaşabilir. En büyük yalnızlık da kalabalıkların içinde kendine rastlayamamaktır.
Olduğun gibi görünmek biraz da kusurlarınla barışmaktır. Çünkü kusursuz görünme çabası, ruhun üzerine ağır bir zırh geçirir. İnsan düşebilir, yanılabilir, bazen susabilir, bazen yanlış konuşabilir, bazen ne yapacağını bilemeyebilir. Bunların hiçbiri insan olmanın eksikliği değildir. Aksine, çatlaklarından ışık sızan bir duvar gibi, insanın kırılganlığı da onun gerçekliğini gösterir.
Her şeyi bilen, her zaman güçlü, her zaman neşeli görünmeye çalışan insanın yüzü zamanla bir vitrine dönüşür. Oysa gerçek samimiyet, vitrini kaldırıp içerideki insanı gösterebilmektir.
Doğal insanların yanında insanın omuzları biraz daha gevşer. Çünkü onların yanında bir rol oynamak zorunda kalmazsınız. Sessiz kalabilirsiniz, saçmalayabilirsiniz, gülebilirsiniz, hatta hiçbir şey söylemeden oturabilirsiniz. Onların varlığı insana “Burada kendin olabilirsin.” duygusunu verir.
Gerçek yakınlığın ölçüsü , bir insanın yanında ne kadar etkileyici göründüğünüz değil, ne kadar rahatça kendiniz olabildiğinizdir… Çünkü bazı insanlar hayatımıza ayna olmak için değil, üzerimizdeki maskeleri düşürmek için girer.
İnsan başkalarının beklentilerine göre yaşamaya başladığında, kendi hayatının misafirine dönüşür. Ne giyeceğine, nasıl konuşacağına, ne düşüneceğine, nasıl görünmesi gerektiğine sürekli dışarıdan karar verir. Sonra bir gün bütün bu görüntülerin arasında kendi sesini aramaya başlar. İşte o an anlar ki hayat, başkalarının gözünde güzel görünmek için harcanamayacak kadar kısadır.
Bir ağacın gölgesi, başka ağaçların gölgesine benzemez. Bir kuşun uçuşu diğerinin kanadını taklit etmez. Doğa bile kendisini tekrar etmiyorsa, insan neden kendisini başkalarına benzetmek zorunda olsun?
Olgunlaşmak, insanların bizi nasıl gördüğünden çok, bizim kendimizi nasıl gördüğümüzle ilgilenmektir. İnsan içindeki gürültüyü susturdukça, başkalarının alkışları daha uzaktan gelmeye başlar. Beğenilmek güzel olabilir ama kendinden vazgeçmenin bedeli ağırdır.
Kendin olmak her zaman alkışlanmak değildir.Bazen anlaşılmamayı, bazen yalnız kalmayı, bazen de yanlış anlaşılmayı göze almaktır. Fakat bütün bunların içinde insanın iç sesi hâlâ kendisine aitse, kaybettiği şeylerin çoğu geri kazanılabilir.
Sonunda insan şunu öğrenir: Olduğun gibi görünmek, dünyaya “Ben buyum.” diye meydan okumak değil; kendinden utanmadan, kendini büyütmeye çalışmadan, kendini küçültmeden hayatın içinde yürüyebilmektir. Ne olduğundan fazlası, ne olduğundan azı… Sadece olduğun kadar.
En sahici güzellik, cilasız olanın üzerinde parlar. Ruh da böyledir; üzerine ne kadar fazla görüntü sürersen, kendi ışığını o kadar gizlersin. İnsanın kendisine verebileceği en büyük özgürlük, aynanın karşısında bütün maskelerini çıkarıp sessizce şunu söyleyebilmektir: “Beni değiştirmeden de sevebilirsiniz; çünkü ben, kendim olmaktan vazgeçmeyeceğim.”