Bazen insan kalabalıkların içinde yalnız kalır. Etrafında onlarca insan vardır ama gönlüne dokunacak bir tek insan bulamaz. Telefon rehberimiz yüzlerce isimle doludur; fakat “Nasılsın?” sorusunu gerçekten merak ederek soranların sayısı giderek azalır.Sormamız gereken bir soru var:
İçimizdeki sevgi öldü mü?
Yoksa biz sevgiyi, sadece dilimizde kullandığımız bir kelimeye mi dönüştürdük?
Eskiden komşunun kapısı çalınırdı. Bir tabak yemek götürülürdü. Hastanın hâli sorulur, cenazeye gidilir, düğünde omuz omuza durulurdu. Bir insanın derdi varsa, “Benim değil” denilmezdi.
Şimdi ise çoğu zaman başkasının derdini duyduğumuzda ilk yaptığımız şey, başımızı başka tarafa çevirmek oluyor.Çünkü herkesin kendi derdi var!Ama belki de asıl mesele burada başlıyor.
Herkes kendi derdine kapanınca, toplumun ortak vicdanı sessizleşiyor.
Bugün sosyal medyada yüzlerce “sevgi” mesajı görüyoruz.
“İnsanları sevin.”
“Birbirinizi anlayın.”
“Dostluk önemlidir.”
“Gönül kırmayın.”
Bunları yazıyoruz.
Paylaşıyoruz.
Beğeniyoruz.
Ama aynı gün, yanı başımızdaki insanın kalbini kırabiliyoruz.
Bir arkadaşımızın başarısını kıskanabiliyoruz.
Bir yakınımızın sıkıntısını küçümseyebiliyoruz.
Bir insan düştüğünde elinden tutmak yerine, neden düştüğünü tartışabiliyoruz.
Hatta bazen düşene tekme atanların yanında durup, sonra da “Biz insanları severiz” diyebiliyoruz.
Oysa sevgi, söz değildir.
Sevgi davranıştır.
Sevgi, ihtiyaç duyduğu anda bir insanın yanında olmaktır.
Sevgi, karşılık beklemeden iyilik yapabilmektir.Sevgi, kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapmamaktır.
Sevgi, farklı düşündüğümüz insanı düşman ilan etmemektir.
Belki de çağımızın en büyük hastalıklarından biri, birbirimizi dinlememek.
Herkes konuşmak istiyor.
Kimse dinlemek istemiyor.
Herkes haklı olmak istiyor.
Kimse anlamaya çalışmıyor.
Herkes kendi doğrularının peşinden gidiyor.
Karşımızdakinin de bir hikâyesi, bir yarası, bir korkusu, bir mücadelesi olabileceğini unutuyoruz.
Bir insanı sadece söylediği bir cümleyle yargılıyoruz.
Bir paylaşımıyla tanımlıyoruz.
Bir siyasi görüşüyle değerlendiriyoruz.
Bir hatasıyla hayatının tamamını mahkûm ediyoruz.
Oysa insan dediğimiz varlık, bir cümleden ibaret değildir.
Hepimizin yanlışları var.
Hepimizin pişmanlıkları var.
Hepimizin kimseye anlatmadığı yaraları var.
Ve hepimizin zaman zaman bir başka insanın anlayışına ihtiyacı var.
Sevginin öldüğünü düşünmüyorum.Ama üzerinin çok fazla şeyle örtüldüğünü düşünüyorum.
Kinle…
Kibirle…
Çıkarla…
Menfaatle…
Önyargıyla…
Hasetle…
Siyasi ve sosyal ayrışmalarla…
Bazen de bitmek bilmeyen “ben” duygusuyla…
“Ben ne kazanacağım?”
“Bana ne faydası var?”
“Benim işime yarıyor mu?”
“Bana ne yaptı?”
diye diye sevgiyi hesaba kitaba çevirdik.
Oysa gerçek sevgi hesap tutmaz.Gerçek dostluk, defter açmaz.Gerçek kardeşlik, “Ben sana şunu yaptım, sen bana ne yaptın?” hesabı yapmaz.
Bir insanın yanında olmak için her zaman onun size bir faydasının olması gerekmez.
Çünkü insan insana bazen sadece insan olduğu için lazımdır.
Bir de kırgınlıklarımız var.
Yıllarca içimizde taşıdığımız kırgınlıklar…Konuşmadığımız kardeşler…Aramadığımız dostlar…Bir gurur yüzünden uzaklaştığımız insanlar…
“Önce o arasın” diyerek yıllarımızı tükettiğimiz ilişkiler…
Peki ya yarın?Ya o insanı bir daha göremezsek?
Ya son konuşmamız bir tartışma olarak kalırsa?
Ya son sözümüz “Bir daha görüşmeyelim” olursa?
Hayat bize bazen çok acı bir ders veriyor:Bazı vedaların telafisi yoktur.
Bazı telefonlar bir daha çalmaz.Bazı kapılar bir daha açılmaz.Bazı insanlar bir daha karşımıza çıkmaz.
Ve insan, kaybettikten sonra anlar; aslında kızdığı şeyin ne kadar küçük olduğunu.
Bugün çocuklarımıza başarıyı öğretirken sevgiyi yeterince öğretiyor muyuz?
Onlara nasıl kazanacaklarını anlatıyoruz.Nasıl daha başarılı olacaklarını anlatıyoruz.Nasıl daha çok para kazanacaklarını anlatıyoruz.
Ama “Arkadaşın üzgünse yanında ol” demeyi yeterince anlatıyor muyuz?
“Yaşlı bir insanın elinden tut” diyor muyuz?
“Bir insan hata yaptığında onu aşağılamak yerine doğrusunu anlat” diyor muyuz?
“Farklı düşünene düşman olma” diyebiliyor muyuz?
Belki de geleceği kurtarmanın yolu sadece daha büyük binalar yapmak değildir.Daha büyük yollar, daha yüksek köprüler, daha gelişmiş teknolojiler elbette önemlidir.
Ama toplumun gönül köprüleri yıkılıyorsa, yaptığımız bütün beton köprülerin bir anlamı eksik kalır.Çünkü insanı insan yapan teknoloji değil;
vicdandır.
Siyasette de, toplumda da, ailede de aynı sorunla karşılaşıyoruz.Birbirimizi dinlemek yerine birbirimizi etiketliyoruz.Aynı düşünmeyeni kötü ilan ediyoruz.Aynı siyasi görüşü paylaşmayanı düşman görüyoruz.
Oysa aynı ülkenin insanlarıyız.Aynı toprağın üzerinde yaşıyoruz.Aynı bayrağın altında nefes alıyoruz.Aynı yağmur altında ıslanıyoruz.Aynı acılarda ağlıyor, aynı sevinçlerde gülüyoruz.
Farklılıklarımız olabilir.
Olmalıdır da.Ama farklılıklarımızın üzerine düşmanlık inşa etmek zorunda değiliz.
Birlik, aynı düşünmek değildir.Birlik, farklı düşünsek bile birbirimizin insanlığını inkâr etmemektir.
Belki bugün yapmamız gereken çok büyük şeyler değil.
Bir telefon açmak…
Bir “Nasılsın?” demek…
Bir gönül almak…
Bir özür dilemek…
Bir yaşlının elini öpmek…
Bir çocuğun başını okşamak…
Yolda karşılaştığımız insana selam vermek…
Bir arkadaşımızın başarısını kıskanmadan tebrik etmek…
Düşenin elinden tutmak…
Bir cenazede sessizce saf tutmak…
Bir düğünde samimiyetle sevinmek…
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir ama toplumlar büyük değişimleri bazen böyle küçük davranışlarla başlatır.Çünkü sevgi bulaşıcıdır.Bir insan iyilik yaptığında, o iyilik başka bir insana geçer.Bir gönül kazanıldığında, o gönül başka bir gönle umut olur.
İçimizdeki sevgi ölmedi.
Ben buna inanmak istiyorum.Sadece onu yeniden ortaya çıkarmamız gerekiyor.
Gururun altından…
Kibrin altından…
Öfkenin altından…
Menfaatin altından…
Siyasi hesapların altından…
Eski kırgınlıkların altından…
Çıkarıp yeniden gönlümüzün başköşesine koymamız gerekiyor.Çünkü insanın evi büyüyebilir, arabası değişebilir, makamı yükselebilir, cebindeki para artabilir.Ama gönlünde sevgi yoksa bütün bunların bir tarafı eksiktir.
Bir insanın arkasından kaç kişinin konuştuğu değil, kaç kişinin onun yokluğunu hissettiği önemlidir.Kaç makamda oturduğu değil, kaç gönülde yer bulduğu önemlidir.Kaç insanı kendisine muhtaç ettiği değil, kaç insanın hayatına dokunduğu önemlidir.
Belki de bugün aynaya bakıp kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben kimi kırdım?
Kimin gönlünü almadım?
Kimi sırf farklı düşündüğü için hayatımdan çıkardım?
Kime “Nasılsın?” demeyi unuttum?
Kimin zor gününde yanında olmadım?
Ve en önemlisi:
Ben sevgi adına ne yaptım?
Çünkü dünya değişsin diye beklerken, kendimizi değiştirmeyi unutuyoruz.
Oysa değişim önce insanın kendi kalbinde başlar.
Bir kişi gönül alır.
Bir kişi affeder.
Bir kişi selam verir.
Bir kişi el uzatır.
Bir kişi “Ben haklı olsam da seni kırmak istemiyorum” der.
Ve belki o bir kişi, başka bir kişinin hayatını değiştirir.
Gelin birbirimize yeniden insan gibi bakalım.Sadece siyasi kimliğimizle değil…
Sadece mezhebimizle, memleketimizle, makamımızla, paramızla, mesleğimizle değil…
Önce insan olduğumuzu hatırlayalım.
Kırmadan konuşalım.
Yargılamadan dinleyelim.
Kin tutmadan yaşayalım.
Dostluğun kıymetini kaybetmeden bilelim.Çünkü hayat çok kısa.Bugün yanımızda olan insan, yarın olmayabilir.Bugün sarılabileceğimiz insan, yarın bir fotoğrafın içinde kalabilir.
Ve o zaman insanın elinde sadece hatıralar kalır.
Keşke dememek için…
Sevelim.
Keşke aramadım dememek için…
Arayalım.
Keşke gönlünü almadım dememek için…
Gönül alalım.
Keşke affetmedim dememek için…
Affedelim.
Çünkü bu dünyada hepimizin ihtiyacı olan en büyük zenginlik, birbirimizin gönlünde bıraktığımız güzel izdir.
İ. çimizdeki sevgi ölmedi.
Ama onu yaşatmak bizim elimizde.Belki de bugün, uzun zamandır aramadığımız bir insanı arayarak başlamalıyız.Telefonu elimize alıp sadece iki kelime söyleyelim:
“Nasılsın, kardeşim?”
Belki karşıdaki insanın bütün günü değişecek.
Belki bir gönül yeniden yeşerecek.
Belki yıllardır kapalı duran bir kapı açılacak.
Ve belki biz, farkında bile olmadan, içimizde öldüğünü sandığımız sevgiyi yeniden dirilteceğiz.
Çünkü insanın kalbi, sevgiyle yeniden doğar.
Sevgiyle kalın.