Herkesin Bir Derdi Var, Mesele Ona Nereden Baktığın…
Geçenlerde bir arkadaşımla arabada gidiyorduk. Radyoda Ayna grubunun bir şarkısı çalmaya başladı. Aslında defalarca dinlemiş olabileceğim bir şarkıydı ama o gün içindeki bir söz takıldı aklıma.
“Ne olduğunu bilmediğim bir umudum var hâlâ, gözüm şişelere takılıyor becerebilseydim ne âlâ…”
Bazen bir şarkının tek bir cümlesi, insanın saatlerce düşündüğü şeylerden daha fazlasını anlatabiliyor.
Sonra düşündüm…
Herkesin bir derdi var. Gerçekten herkesin. Kiminin cebinde para yok, kiminin cebinde para var ama huzuru yok. Kimi sevdiğini kaybetmiş, kimi hiç sevilmediğini düşünüyor. Kimi bir evin kirasını nasıl ödeyeceğini hesaplıyor, kimi sahip olduğu hayatın içinde neden mutlu olamadığını anlamaya çalışıyor. Kimi bir kapının açılmasını bekliyor, kimi kapatamadığı bir kapının önünde yıllardır bekliyor.
Aslında hepimiz farklı hikâyelerin içinde aynı duygularla dolaşıyoruz.
Fakat garip bir alışkanlığımız var; kendi derdimizi dünyanın merkezine koyuyoruz. Başımıza gelen şeyin en ağır, en dayanılmaz, en benzersiz şey olduğunu düşünüyoruz. Bir başkasının yaşadığını dinlerken bile kendi yaşadığımızı anlatmak için sıra bekliyoruz.
Oysa hayat kimseye sadece kendisine özel bir sınav hazırlamıyor.
Elbette herkesin yaşadığı acının ağırlığı kendine göre. Birinin derdini küçümsemek, başka birinin derdini büyütmek değil mesele. Ama bazen kendi hayatımıza öyle dar bir pencereden bakıyoruz ki etrafımızda yaşananları, sahip olduklarımızı, hâlâ değiştirebileceğimiz şeyleri göremiyoruz.
Bence mesele başımıza ne geldiğinden çok, başımıza gelenle ne yaptığımız.
Aynı kaybı yaşayan iki insan düşünün. Biri hayatının geri kalanını o kaybın etrafında geçiriyor, diğeri acısını yanında taşıyarak yürümeye devam ediyor. İkisi de üzülüyor, ikisi de özlüyor. Ama biri hayatı kaybettiği yerde bırakırken diğeri hayatın henüz bitmediğini kendine hatırlatıyor.
İşte aradaki fark belki de bu.
Kimsenin hayatı dışarıdan göründüğü kadar kolay değil. Gülümseyen herkes mutlu değil, sessiz kalan herkes huzurlu değil. Bir masada kahkaha atan insanın eve döndüğünde hangi düşüncelerle baş başa kaldığını bilmiyoruz.
Belki de biraz daha az şikâyet edip biraz daha fazla mücadele etmeyi öğrenmeliyiz. Her şeyi kontrol edemeyiz, her istediğimize ulaşamayız, herkesin bizi anlamasını da bekleyemeyiz. Ama yaşadıklarımıza nasıl karşılık vereceğimiz konusunda hâlâ bir payımız var.
Ve galiba o şarkıdaki en güzel şey de bu: Ne olduğunu tam olarak bilmediğin bir umudun hâlâ içinde bir yerlerde durması.
Bazen insanın elinde büyük hayaller, sağlam planlar ya da kesin cevaplar olmaz. Sadece yarına dair küçücük bir beklentisi vardır. Ama bazen insanı hayata bağlayan şey de tam olarak odur.
Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey, hayatın bize ne vermediğini saymayı bırakıp elimizde kalanlarla ne yapabileceğimizi düşünmek.
Çünkü dünya dönmeye devam ediyor. Birileri doğuyor, birileri gidiyor, birileri yeniden başlıyor, birileri vazgeçiyor.
Ve biz hâlâ kendi hikâyemizin içindeyiz.
Mesele derdinin ne kadar büyük olduğu değil, o derdin karşısında ne kadar küçüldüğün ya da ne kadar büyüyebildiğin.