Bugün artık ülkemizin neresine giderseniz gidin aynı manzarayla karşılaşıyorsunuz. Aynı tabelalar, aynı raflar, aynı kampanyalar… Bir mahallede bir zincir market yetmiyor; birkaç yüz metre arayla yenisi açılıyor. Kazanan büyüyor, büyüdükçe daha da güçleniyor. Peki kaybeden kim oluyor?
Kaybeden, sabah ezanıyla dükkânını açan mahalle bakkalıdır. Kaybeden, yıllardır alın teriyle ayakta kalmaya çalışan küçük market sahibidir. Kaybeden, emeğinin karşılığını almak isteyen üreticidir. En sonunda ise kaybeden, seçenekleri giderek azalan tüketicidir.
Bugün birçok mahallede küçük esnaf ya kepenk kapattı ya da kapanmamak için mücadele ediyor. Çünkü sermaye gücüyle hareket eden zincir marketlerle aynı şartlarda rekabet etmek mümkün değil. Büyük alım gücü, geniş reklam bütçeleri ve yaygın mağaza ağı karşısında küçük işletmeler nefes almakta zorlanıyor.
Üstelik mesele yalnızca ticaret değildir. Mahalle kültürü de sessizce yok oluyor. Bir zamanlar komşuluğun, güvenin ve dayanışmanın simgesi olan esnafın yerini, tamamen ticari hesaplarla yönetilen dev mağazalar alıyor. Veresiye defteri tarihe karışırken, insan ilişkileri de kasadaki fiş kadar kısa hâle geliyor.
Elbette zincir marketlerin varlığı tek başına yanlış değildir. Serbest piyasa ekonomisinde herkes yatırım yapabilir. Ancak serbest piyasa; güçlünün zayıfı ezdiği, tekelleşmenin normalleştiği bir düzen demek değildir. Devletin görevi yalnızca seyretmek değil, rekabeti korumak, küçük esnafı yaşatmak ve üreticiyi güçlü sermaye karşısında yalnız bırakmamaktır.
Her köşe başına açılan yeni bir market, sadece yeni bir mağaza değildir. Aynı zamanda kapanan bir bakkal, işsiz kalan bir aile ve zayıflayan bir mahalle ekonomisidir. Bugün ses çıkarmayanlar, yarın tek seçeneğe mahkûm kaldıklarında bunun bedelini daha ağır ödeyebilir.
Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir; vicdanı da vardır. Güç, adaletle dengelenmediğinde piyasada kazananlar olabilir ama toplum olarak kaybeden biz oluruz.
Bugün artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Zincir marketler gerçekten sadece alışverişi mi kolaylaştırıyor, yoksa yavaş yavaş mahallenin, esnafın ve yerli üreticinin nefesini mi kesiyor?
Bu soruya verilecek dürüst cevap, gelecekte nasıl bir ticaret düzeni istediğimizi de belirleyecektir. Güç birkaç elde toplandığında rekabet zayıflar, rekabet zayıfladığında ise hem üretici hem esnaf hem de tüketici zarar görür.
Ekonominin gerçek gücü; dev mağazaların sayısıyla değil, ayakta kalabilen küçük esnafın, üretebilen çiftçinin ve hakkını alabilen vatandaşın varlığıyla ölçülür. Bu dengeyi kaybedersek, kaybedeceğimiz sadece birkaç dükkân değil; toplumsal dayanışmamız ve ekonomik bağımsızlığımız olacaktır.
Sağlıcakla kalın.