İnsan, ölüm kelimesini duyduğu anda bile içinde tarif edemediği bir ürperti hissediyor. Çünkü ölüm, dünyanın değişmeyen tek gerçeği olmasına rağmen insanın en uzak görmek istediği hakikatlerden biri. Herkes bir gün öleceğini biliyor ama hiç kimse bunu kendisine yakıştırmıyor. Sanki ölüm hep başkalarının başına gelecekmiş gibi yaşıyoruz.
Bir cenaze haberi duyduğumuzda birkaç dakika susuyor, birkaç cümle kuruyor, sonra yeniden günlük hayatın telaşına dönüyoruz. Oysa toprağa verdiğimiz her insan, aslında bize kendi sonumuzu hatırlatıyor. Fakat modern hayat insanı öyle bir koşunun içine sürüklüyor ki, insanlar ölümü düşünmeye bile vakit bulamıyor.
Kimse ölmek istemiyor…
Çünkü herkesin yarım kalmış bir tarafı var.Bir babanın evladına dair hayalleri… Bir annenin içinde sakladığı dualar… Bir gencin henüz kuramadığı gelecek… Bir insanın söyleyemediği son cümle… Bir dostun içinden atamadığı kırgınlık… Bir eşin yarım kalan sevgisi…
İnsan aslında ölümden çok, eksik gitmekten korkuyor. Hayatın en acı tarafı da burada başlıyor zaten. Çünkü hiçbir insan “tamam, artık her şey bitti” diyerek bu dünyadan ayrılmıyor. Herkesin içinde yarım kalan bir hikâye oluyor. Kimi çocuklarını bırakıyor, kimi annesini, kimi sevdiği insanı, kimi de hayallerini…
Belki de bu yüzden ölüm, sadece ölen için değil; geride kalanlar için de ağır bir imtihan.
Bugün insanlar ölümden bahsetmek istemiyor. Çünkü ölüm, insanın bütün sahte güçlerini elinden alıyor. Paranın da makamın da şöhretin de aslında ne kadar geçici olduğunu gösteriyor. Yıllarca ulaşmak için mücadele edilen koltuklar, bir gün başka isimlerin oluyor. Büyük servetler bir miras kavgasına dönüşüyor. Alkışlarla yürüyen insanlar bile birkaç yıl sonra unutuluyor.
Dünya kimseye kalmıyor.Ama insan yine de dünyanın sahibi gibi yaşamaktan vazgeçmiyor.
Bugün sosyal medyada birbirini aşağılayan insanlar var. Birbirini değersizleştiren, hakaret eden, insanları itibarsızlaştırmaya çalışan insanlar… Oysa ölüm geldiğinde herkes aynı sessizliğe bürünüyor. Tabutun başında ne siyasi görüş kalıyor ne makam ne de kibir.
Bir musalla taşının önünde herkes eşit.İnsan bunu en çok mezarlıklarda anlıyor. Kimi genç yaşta gitmiş, kimi yaşlanmış, kimi zenginmiş, kimi fakir… Ama sonuçta hepsinin adı birkaç satır mermerin üzerine yazılmış. Hayat boyunca kurulan büyük cümleler, sonunda bir doğum tarihiyle bir ölüm tarihi arasına sıkışıyor.
Belki de insanı asıl sarsan şey bu.Onca kavga… Onca hırs… Onca kırgınlık… Sonunda birkaç metrekarelik bir toprak…
Fakat mesele sadece ölmek değil. Asıl mesele, yaşarken nasıl bir insan olduğumuz. Çünkü ölüm herkes için aynı son olabilir ama insanların ardından bıraktığı iz aynı olmuyor.
Bazı insanlar öldüğünde ardından sadece sessizlik kalıyor. Bazıları öldüğünde insanlar gerçekten ağlıyor. Çünkü iyi insan olmak, öldükten sonra bile yaşamaya devam eden bir miras bırakıyor.
Bugün dönüp baktığımızda insanların en büyük yalnızlığı da burada başlıyor aslında. Modern çağ insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırdı. İnsanlar artık birbirinin gözünün içine bakmadan konuşuyor. Aynı sofrada oturup birbirinden uzak yaşıyor. Evlerin içi teknolojiyle doldu ama kalpler boşaldı.
Ve ölüm, bütün bu yapaylığın ortasında insana en gerçek soruyu soruyor:“Gerçekten yaşadın mı?”
Sadece nefes almak yaşamak değildir. Sabah işe gidip akşam eve dönmek, para kazanmak, tüketmek, ekrana bakmak da hayatın tamamı değil. İnsan bazen yıllarca yaşayıp hiç yaşamamış gibi hissedebiliyor.
Çünkü insanı hayatta tutan şey sadece beden değildir. Vicdandır,Sevgidir,Merhamettir,Aidiyettir. Dua eden bir annenin sesi, bir dostun samimiyeti, evladın sarılması, eşin sessiz desteğidir.
Bugün birçok insan güçlü görünmeye çalışıyor. Kimse kırıldığını söylemek istemiyor. Kimse korktuğunu belli etmiyor. Ama geceleri yalnız kaldığında herkes aynı gerçekle yüzleşiyor: İnsan aslında çok kırılgan bir varlık.
Bir hastane kapısında herkes aynı korkuyu yaşıyor. Bir ambulans sesi herkesi susturuyor. Bir “kötü haberim var” cümlesi bütün dünyayı değiştiriyor.
İşte o an insan anlıyor: Hayat, ertelemeye gelmeyecek kadar kısa.Ama ne gariptir ki bunu en geç anlayan yine insanın kendisi oluyor.
Bugün insanlar birbirine çok kolay kırılıyor. Aileler dağılıyor. Dostluklar küçük çıkar hesaplarına yeniliyor. Siyaset yüzünden kardeş kardeşe düşman oluyor. İnsanlar fikir ayrılıklarını düşmanlık sebebi hâline getiriyor. Oysa ölüm geldiğinde geriye sadece vicdan kalıyor.
Hiç kimse mezar taşına makamını götüremiyor.
Bir gün herkes sadece yaptığı iyiliklerle hatırlanacak.Belki bir yetimin başını okşamak… Belki bir yaşlının duasını almak… Belki kırdığın bir gönlü tamir etmek… Belki hiç tanımadığın bir insana iyi davranmak…
İnsan bazen dünyanın en büyük izini küçük bir merhametle bırakıyor. Bu yüzden ölüm korkusu aslında biraz da vicdan meselesidir. İnsan nasıl yaşadıysa, ölüm fikriyle de öyle yüzleşiyor. Hayatı sadece dünya için yaşayanlar, ölümü büyük bir kayıp gibi görüyor. Ama ardında güzel bir iz bırakan insanlar için ölüm bazen bir son değil, tamamlanmış bir yolculuk oluyor.
Yine de gerçek değişmiyor: Kimse ölmek istemiyor.
Çünkü insan sevmeye alışıyor. Yaşamaya alışıyor. Sabah uyanmaya, çay içmeye, sevdiklerinin sesini duymaya alışıyor. Ve alıştığı şeylerden kopmak istemiyor.
Belki de insanın en büyük arzusu sonsuz yaşamak değil; sevdiği insanlarla biraz daha vakit geçirmek.
Bir baba çocuğunun düğününü görmek istiyor. Bir anne torununu büyütmek istiyor. Bir genç hayallerine ulaşmak istiyor. Bir yaşlı biraz daha evlatlarının yanında oturmak istiyor.
İnsan, hayatın içindeki küçük mutluluklara tutunarak yaşıyor. Ama ölüm bazen hiç beklenmedik bir anda geliyor. Yarım kalan cümlelerin ortasında… Planların tam içinde… “Daha çok vaktim var” sanılırken…
İşte o yüzden insanın kibirle yaşayacak kadar uzun bir ömrü yok aslında.
Belki biraz daha anlayışlı olmak gerekiyor. Biraz daha affedici… Biraz daha vicdanlı… Biraz daha insan… Çünkü sonunda herkes aynı yere gidiyor.
Ve geriye sadece şu soru kalıyor:
“Bu dünyadan geçerken kaç insanın kalbine dokundun?”
Sağlıcakla kalın.