Bir insan, sevdiğini söylediği kişiye neden ihanet eder?
Bu soru yıllardır ilişkilerin en acı taraflarından birinin etrafında dönüyor. Aldatanın nedenini anlamaya çalışıyoruz. Aldatılanın neyi eksik yaptığını sorguluyoruz. İlişkinin neresinde hata olduğunu arıyoruz.
Oysa ilk bakılması gereken yer çok daha nettir:
İhanet, ihanet eden kişinin seçimidir.
İlişkide yaşanan sorunlar ihaneti açıklayabilir. Bağlanma problemleri, onaylanma ihtiyacı, dürtü kontrolündeki güçlükler, değersizlik duygusu ve yakınlık karşısında yaşanan korku davranışın arka planını açıklayabilir.
Fakat açıklamak, aklamak değildir. Bir insanın psikolojik bir problemi olması, karşısındaki insanı incitme hakkı vermez. Çünkü her davranışın bir nedeni vardır. Ancak her neden, bir mazeret değildir. İhanet tam da bu sınırda başlar.
Nejat ve Leyla çifti kliniğe ilk geldiklerinde adeta kasvet bürüdü her bir yanı. Yıllardır evliler. Nejat, evliliğin ilk yıllarında başka insanlarla görüşmek istediğini dile getirmiş. Kendi davranışını yalnızca kendisi için bir özgürlük alanı olarak bırakmamış; eşinin de başka insanlarla görüşmesini uygun bulduğunu söylemiş. Leyla, bu düzeni kabul ediyor ve yıllar boyunca evliliğini bu biçimde sürdürüyor. Fakat kabul etmek, zarar görmemek anlamına gelmiyor. İhanet tekrarlandıkça Leyla’nın, Nejat’a duyduğu güven ortadan kalkmış. Güvenin ortadan kalkmasıyla birlikte kendilik algısı da zarar görmüş. Sürekli reddedilme ve değersizleştirilme deneyimi depresif belirtileri günden güne artmaya devam etmiş. Hayattan aldığı keyif azalıyor, sosyal yaşamdan uzaklaşıyor, geleceğe ilişkin umudunu kaybediyor. Leyla yıllar sonra boşanmak istediğini söylüyor. Bu kez Nejat boşanmayı istemiyor. Pişman oluyor.
Fakat Leyla’nın duygusal olarak ilişkiden ayrıldığı noktada, Nejat’ın pişmanlığı evliliği kurtarmaya yetmiyor. Leyla affetmek istese de bunu başaramıyor. Nejat, Leyla’ya iyi gelmesi için elinden gelen her şeyi yapıyor fakat bir işe yaramıyor. Çünkü sorun burada Nejat’ın Leyla için yaptıkları değil, Nejat’ın tamamen varlığı oluyor. Leyla’nın
bir zamanlar gözlerine bakmaktan keyif aldığı adamın, ismini zikretmek bile kara delik gibi göğüsüne saplanıyor. içten içe başaramıyor. İçeride hala negesÇünkü ilişkiler yalnızca bir tarafın karar verdiği anda bitmiyor. Bazı cenazelerin toprağı yoktur. Bir ilişki, güvenin sürekli ihlal edildiği yerde duygusal olarak çok daha önce sona eriyor.
İhanetin ardından aldatılan kişinin kendisini sorgulaması da bu yüzden çok yaygın.
“Bende ne eksikti?”
“Beni neden seçmedi?”
“Demek ki yeterli değildim.”
Hayır. Aldatılan kişinin değeri, aldatan kişinin sadakatiyle ölçülmez. Bir insanın sadakatsizliği, karşısındaki insanın yetersizliğini göstermez. Kendi sınırlarını, dürtülerini ve sorumluluklarını yönetemediğini gösterir.
Esther Perel’in ihanet üzerine çalışmalarının ortaya koyduğu önemli gerçeklerden biri de budur: Aldatma, yalnızca cinsel bir eylem olarak değerlendirilemez; güven duygusunu, kişinin kendi benliğine ilişkin algısını ve ilişkinin geçmişine verdiği anlamı da sarsar. Bu nedenle aldatılan kişi yalnızca eşini kaybetmez. Kendi geçmişine duyduğu güveni de kaybedebilir. Birlikte geçirilen yılları yeniden sorgular. Hatırladığı güzel anıların üzerine şüphe düşer. Ve en ağır soru ortaya çıkar:
“Ben bütün bunları yaşarken gerçeği nasıl göremedim?”
İhanetin yarası tam olarak burada derinleşir.
Bir başka vakada yirmi iki yaşındaki Ece, evlilik düşündüğü ilişkisinde sevgilisi Cem’in ailesiyle yaptığı bir konuşmayı duyuyor. Konuşmanın tamamını bilmiyor. Duyduğu cümleleri kendi zihninde tamamlıyor ve ilişkinin geleceğine ilişkin olumsuz bir sonuca varıyor. Yanlış anlıyor. İlişkisinden uzaklaşıyor. Fakat Cem, ilişkiyi sürdürmek istediğini açıkça ifade ediyor ve yeniden iletişim kuruluyor. Bu noktada Ece öfkesini yönetemiyor. Karşısındaki insanı cezalandırmak için görüntülü arıyor ve başka biriyle birlikte olduğunu gösteriyor. Burada ortaya çıkan davranışın adı sevgi değil. İntikam. Kişi yaşadığı incinmenin karşılığını karşısındaki insana acı vererek ödetmeye çalışıyor. Bu davranış psikolojik açıdan anlaşılabilir bir savunma mekanizmasıdır; ancak anlaşılabilir olması onu kabul edilebilir hale getirmez.
İncitilmiş olmak, incitme hakkı vermez.
Terk edilmiş olmak, ihanet etme hakkı vermez.Yanlış anlaşılmış olmak, karşısındakini cezalandırma hakkı vermez.
Çünkü öfkenin sorumluluğu kişiye aittir.
İnsan kendi duygusunu yönetemediğinde, duygusunun yönetimini karşısındaki insanın hayatına bırakır. Ve ilişki orada sevgiden çıkar. Bir güç savaşına dönüşür.
Kim daha çok acıtacak?
Kim daha fazla kıskandıracak?
Kim önce vazgeçecek?
Kim daha çok özleyecek?
İki insan birbirini sevmeyi bırakıp birbirini cezalandırmaya başladığında, ilişkinin psikolojik güvenliği ortadan kalkar.
Bir başka çiftte ise kadın, erkeğin evlilik öncesindeki çapkınlığını biliyor. Bunu karakter özelliği olarak değerlendiriyor.
“Evlendiğimizde düzelir.”
Bu cümle ilişkilerde çok sık karşımıza çıkıyor.
Oysa evlilik bir rehabilitasyon merkezi değildir. Evlilik, kişinin yıllardır sürdürdüğü davranış örüntüsünü kendiliğinden değiştirmez. Çift evleniyor. Fakat erkek evlilik sonrasında da başka insanlarla ilişki kurma ihtiyacını sürdürüyor. Kadın zaman içinde davranışın yalnızca “çapkınlık” olmadığını fark ediyor. Erkeğin temel probleminde yakınlık kurma ve bağlanma güçlüğü bulunuyor. İlişki derinleştikçe kaygısı artıyor. Yakınlık arttığında başka insanlara yöneliyor. Yeni ilişkilerden aldığı ilgi, kendilik değerini geçici olarak düzenliyor. Böylece her yeni kişi kısa süreli bir rahatlama sağlıyor; fakat temel problem ortadan kalkmıyor. Bağlanma kuramı, kişinin yakın ilişkilerde güven kurma ve duygusal yakınlığı sürdürme biçiminin gelişimsel deneyimlerle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. John Bowlby’nin çalışmalarıyla başlayan bu yaklaşım, yetişkin ilişkilerindeki yakınlık, güven ve ayrışma biçimlerini anlamamız için önemli bir psikolojik çerçeve sunuyor. Fakat burada da sınır nettir:
Bağlanma problemi, sadakatsizliğin mazereti değildir. Bir insan neden böyle davrandığını anlayabilir. Kendisini tanıyabilir. Geçmişini inceleyebilir. Terapiye başlayabilir. Davranışının sorumluluğunu üstlenebilir. Ama “Ben bağlanamıyorum” demek, karşısındaki insanı yıllarca aldatma hakkı vermez. Çünkü psikolojik farkındalık, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, farkındalık arttıkça sorumluluk da artar.
Erich Fromm sevgiyi yalnızca bir duygu olarak değil; özen, sorumluluk, saygı ve emek gerektiren aktif bir tutum olarak değerlendirir. Bu ayrım ilişkiler açısından çok önemlidir. Çünkü “Seni seviyorum” demek kolaydır. Asıl mesele, sevdiğin insanın güvenini koruyabilmektir. Kimse görmüyorken sadık kalabilmektir. Öfkelendiğinde sınırı aşmamaktır. Başka birinin ilgisi hoşuna gittiğinde kendini durdurabilmektir.
İlişkide sorun çıktığında üçüncü bir kişiye kaçmak yerine sorunun karşısında durabilmektir. Sevgi yalnızca his değildir.
Sevgi, davranışlarımızda görünür. Bu nedenle bir insanın sözlerine değil, ilişki içerisindeki tekrar eden davranışlarına bakmak gerekir. Çünkü insanın karakterini söylediği sözlerden çok, kimse bakmıyorken yaptığı seçimler gösterir.
İhaneti anlamaya çalışmak önemlidir. Ama ihanet edeni anlamaya çalışırken aldatılanı unutmamak gerekir. Çünkü psikoloji, insan davranışının nedenlerini araştırırken mağdurun yaşadığı zararı görünmez hale getirmek için kullanılmaz. Tam tersine. Davranışın kökenini anlamak, sorumluluğu daha doğru yere koymak içindir. Bir insanın çocukluğu zor geçmiş olabilir. Bağlanma problemi olabilir. Onaylanma ihtiyacı yüksek olabilir. Değersizlik duygusu yaşayabilir. Yakınlıktan korkabilir. Dürtülerini yönetmekte zorlanabilir. Bütün bunlar tedavi edilmesi gereken psikolojik meselelerdir. Fakat hiçbirisi başka bir insanın hayatını yıkmanın gerekçesi değildir.
Kendi yarasını iyileştirmek kişinin sorumluluğudur. O yaranın bedelini başkasına ödetmek değil.
İkişkilerde kendimize sormamız gereken en önemli soru da budur:
“Beni seviyor mu?”
Evet, önemli.
Ama yeterli değil.
Asıl soru şudur:
“Bana nasıl davranıyor?”
Çünkü sevgi söylemde kalabilir. Sadakat davranışta görünür. Saygı davranışta görünür. Sorumluluk davranışta görünür. Ve güven… Güven, insanın yanında olmadığı zamanlarda bile onun sınırlarını koruyabilmektir. İhanet ise tam tersidir. İnsanın yokluğunu fırsata çevirmektir. Güvenini kendi arzularının önüne koymamaktır. Ve çoğu zaman bir anda değil, küçük seçimlerin art arda gelmesiyle gerçekleşir. Bu yüzden ihanetin yalnızca son görüntüsüne bakmamak gerekir. Asıl mesele, o noktaya gelene kadar verilen kararlardır. Bir mesaj. Bir yalan. Bir gizleme. Bir sınır ihlali. Bir kez daha. Bir kez daha. Sonra bir gün ilişki, tek bir davranış yüzünden değil; yüzlerce küçük tercihin sonucunda yıkılır. İşte bu yüzden söyleyeceğim cümle nettir:
İhanetin psikolojik bir nedeni vardır. Fakat mazereti yoktur.
İnsan kendisini anlamalıdır. Korkularını tanımalıdır. Yaralarını iyileştirmelidir. Bağlanamıyorsa bununla yüzleşmelidir. Öfkesini yönetemiyorsa yardım almalıdır. Fakat bütün bunları yaparken başka bir insanın hayatını bedel olarak kullanmamalıdır. Çünkü herkesin bir hikâyesi vardır.
Ama hiç kimsenin hikâyesi, başkasının kalbini kırmak için verilmiş bir izin belgesi değildir. Ve bazen hayatın bize sunduğu en büyük huzur, büyük sözlerde değil; güvenebildiğimiz bir insanın yanında sessizce oturabilmektedir. Çünkü sadakat gösterişli değildir. Kimse görmez. Kimse alkışlamaz. Ama insanın ruhunda bıraktığı güven duygusu, bütün gürültülerden daha değerlidir.
İhanet bir seçimdir. Ve insan, kendi seçimlerinin sorumluluğunu taşımayı öğrendiği gün gerçekten yetişkin olur. İhaneti yok saymak, onun varlığını inkâr etmektir. Affetmek ise başka bir şeydir. Çünkü affetmek, yapılanı haklı çıkarmak değil; yaşananın hayatımız üzerindeki hükmünü sona erdirmektir.